Aladağlar Gezisi faaliyet raporu, Emmi ve Ozan

Gezi Planı:

10 Ağustos – Çıkış

11 Ağustos – Kanyon gezisi, Narpuz girişinde kamp

12 Ağustos – BDK zirve

13 Ağustos – Platoya çıkış, Büyük Göl kenarında kamp

14 Ağustos – Emmi Kızılkaya zirve, ben yatış

15 Ağustos – Platoda gezinti

16 Ağustos – Geri dönüş

 

Emmi’yle 10 Ağustos Çarşamba günü kulüp odasında buluştuk. Emmi kafasındaki planı daha önce basitçe anlatmıştı, o gün ayrıntılı bir şekilde üstünden geçtik. Plana göre ilk gün kanyondan Tekepınarı’na çıkarak bir kanyon gezisi yapacaktık. Daha sonra su durumuna göre Narpuz Vadisi’nde uygun bir yere kamp atacaktık. Sonraki gün BDK deneyip, aynı gün içinde de kampı platoya taşıyacaktık. Zirve dönüşü yorgun olursak kampı ertesi gün taşıyacaktık. Sonraki gün platoda tepeleri gezecek ve kızılkaya deneyecektik. Bundan sonraki günde ise karayalak vadisinden inip su durumuna göre eznevit yayladan geçerek güneye gidecektik. Sonraki günde de Lahitkaya ve Güzeller’e gidebilirdik, ya da Alaca deneyebilirdik. Ancak güneye gitmemizin asıl amacı hiç gitmediğim Güzeller’in ötesini gezmekti. Hepsini yapabilirsek 7-8 günlük bir gezi olacaktı.

Gezi Alışverişi:

            Kulüpten malzemelerimizi alıp çantalarımızı topladıktan sonra, daha servise 3 saat olmasına rağmen güneyden yukarı çıktık. Yemek hesabını bir haftalık yaptık. Teknik malzeme az, çantalar hafif olur ya, dememize rağmen yemekle birlikte çantalarımız yine standart ağırlığa ulaşacaktı. (Yine de bi yaz kampı kadar değil.) Temel besinimiz olan makarnadan 3 paket, lavaştan 20 civarı aldık. 3 küçük kutuda 500g civarı şokellamız, bir kavanoz zeytin ezmesi, bir kavanoz cevizli ezme vardı. 250g katı yağ aldık.(Eridi.) Üçgen peynirimiz de vardı. Akşam yemeği için iki konserve ton balığı, 500g kaşar, iki kutu salçacık aldık. Atıştırmalık olarak 550g civarı çubuk kraker, 1 kilodan fazla Emmi karışımı kuruyemiş vardı. Birkaç paket de bisküvi ve probis aldık. 1 paket makarna hariç yemeğimiz 5 günde bitti, kalan makarnayı da ineklere verdik.

Bu gezide fark ettiğim önemli bir nokta var. Yemeklerin ağırlığını şimdiye kadar epeyce küçümsemişim. Hepsinin ağırlığını tek tek toplayınca 5-6 kilo yemeğimiz olabilir. Bunda cam kavanozların, teneke konservelerin katkısı da var.

Yolculuk ve ilk gün:

            Akşam 9’a 10 kala otobüsüne her zamanki gibi biraz gecikmeyle bindik, Niğde’ye hareket ettik. Ben de bu sırada 7 günlük bu geziye ne kadar dayanabileceğimi, erken dönersem hangi gün döneceğimi düşünüyordum. Ama Emmi bana Aladağlar’ın görmediğim büyük bir kısmını gezdirmek için çok istekliydi, bu yüzden sonuna kadar plana uymayı da istiyordum.

Niğde’ye Kamil Koç’la gittik, yolda her zamanki mola yerinde durup zehir gibi çaydan içtik. Kamil koç’un Niğde’ye günde bir seferi var, bu seferle giderseniz Çamardı arabasına en erken 9 buçukta yetişebilirsiniz(O da İstanbul’da trafik olmazsa). Aydoğanlar’a binersek 7 arabasına yetişebiliriz, bu da sonraki geziler için bir not olsun.

Niğde’ye tam 9’da vardık. Araba 9 buçukta olduğu için vaktimiz kısıtlıydı. Emmi markete gitti, ben de çorbacıya. 9 Buçukta arabaya bindiğimizde İstanbul’dan Aladağlar’a gelen iki kişiyle muhabbet ettik. Ağustos olduğu için yazlık tulum getirdiklerini söylediler. Pişman olduklarını sanıyorum, çünkü platoda hava gece epey soğuk oluyor.

Derken Demirkazık köprüsünde indik ve asfalt yoldan yürüyüşümüze başladık. Botlarla asfaltta yürümek pek keyifli olmadığı için yola terliklerle devam ettik. Dağ evinde mola vermeden kanyona girdik. (Botları da giydik.) Bu sırada saat 11:30 civarıydı. Ağustosta güneşte yürümek yorucu bir deneyim, ama dağda gölgeler de çok serin oluyor. Kanyonda yol ayrımına geldiğimizde planı değiştirdik ve arpalığa çıkan yoldan ilerledik. Burası diğer uzun yola göre daha engebeli, ama daha kısa. Şimdiye kadar kamp yüküyle yürüdüğüm en zor yol oldu.

Kanyondan Arpalık’a çıktığımızda saat 2-3 civarıydı diye hatırlıyorum. Arpalık’ta 15 dk mola verdik ve patikadan Sokullupınar’a indik. Sonraki planımız Narpuz Vadisi’nde ilerleyebildiğimiz kadar gidip oraya kamp atmaktı. Narpuz Vadisi’ne girmeden gölgede 1 saat kadar yattık ve sineklerle mücadele ettik. Buraya geldiğimizde ben o günkü enerjimi tüketmiştim. Bu yüzden o bir saatin nasıl geçtiğini hiç anlamadım.

Bu sırada kafamızda su durumuyla ilgili soru işaretleri vardı. Güneyde su olmayabilirdi. Narpuz vadisindeki ve platodaki su durumuna bakarak güneye gidip gitmeyceğimize karar verecektik. Günün sonunda saat 6 buçuk gibi Narpuz vadisinin girişine kamp attık.

 

BDK Zirve:

            İkinci günün sabahı 6 civarı uyandık. Günün hedefi BDK’ydı. Emmi zirveyi bu denemede yapmayı çok istiyordu. Ben muhtemelen külahı görür geri dönerim diye düşünüyordum. Dünün yorgunluğunu pek atamamıştım ve güneşten etkilenmiştim. Plana göre saat 2’ye kadar zirve yapamazsak geri dönecektik. Emmi’ye göre saat 10 gibi külahın başına varsak, geri kalanını yavaş yavaş çıkmak için epeyce vaktimiz olacaktı.

6:45 civarı kamptan ayrıldık, ilk molamızı 50dk sonra ikinci narpuzun girişinde verdik. Sonraki molamızı yaklaşık yarım saat sonra Kızılçarşak’ın başlarındaki kayalıklarda verdik. Burada 56 yaşında emekli astsubay olan birisiyle karşılaştık. 1980 yılında yazın Büdaklılarla gelip BDK ve Kızılkaya yaptıklarını söyledi, ama ismini unuttuk maalesef. Kendisi form olarak bizden iyiydi. Çarşağın ortalarında gözden kayboldu, bizden bir saat önce kadar da zirveye ulaştı.

Kızılçarşak’ı soldan kayalara tutunarak çıktık. Burası çarşak patika arası bir kıvamda olduğu için ortadan çıkmaktan daha kolay. 9:45 gibi Kızılçarşak’ın sonuna geldik. Burada kısa bir mola verdik. Kazmaları, suyun yarısını ve bir çantayı burada bıraktık. Tunç Fındık’ın kitabında külahın aşağıdan göründüğünden daha kolay olduğunu okumuştum. Hala enerjim de olduğu için külah gözümü korkutmuş olsa da denemeye karar verdim. Ama Emmi’yle gelmiş olmasak muhtemelen biraz tırmanıp geri dönerdim.

Külaha tırmanırken hep sikkelerin 3-5 metre solunda kaldık. Sağdaki uçurum bize en az 10m uzaktaydı. Bu yüzden birkaç yer hariç uçurumu hiç görmedim desem yeridir. Ama tırmandığımız yer slab yüzeyler olduğu için genelde kaymaktan korktuğumu hatırlıyorum. Burada botunuza güvenmek gerçekten çok önemli. Ben sert tabanlı botlarla slablara basmakta zorlandım ve biraz da çekindim. Bu yüzden genelde çatlaklardan tırmanarak çıktım. Emmi ise yeni botlarıyla merdiven çıkar gibi yürüyerek çıktı.

Külah 10-15 metrelik slablerden oluşuyor, her slabin arasında ise küçük setler var. Yukarıya çıktıkça bu slabler dikleşiyor. Genelde çatlaklara tırmanarak çıktım, ama en dik slabin olduğu yer pürüzsüz kaya olduğu için yürüyerek çıkmak zorundasınız. Orayı çıktıkan sonra bunun ne zaman sona ereceğini merak etmeye başladım ve gözüm korktu. Yolun gerisi de bu şekilde dikse devam etmemeyi planlıyordum. Pek çok kişinin geri döndüğü yerin de burası olduğunu öğrendim. Emmi de buranın ilerisini bilmiyordu. Derken zirve yapmış olan astsubay yukarıda göründü ve bize çok mutlu bir haber verdi. Yolun zor kısmı burada bitiyordu. Onun dediği gibi, son slabi de çıktık ve gerisinin yürüyüş tadında olduğunu gördük. BDK’nın psikolojik engeli orası diye düşünüyorum. Oraya kadar gidince vazgeçmemek de burada bir not olarak bulunsun.

Kızılçarşağın başındaki kayalıklardan kızılçarşak

5 saatlik yolun sonunda, 11:15’te BDK zirveye ulaştık. Bu sırada benim başıma güneş geçmeye başlamıştı. Çünkü yanıma şapka almıştım ve muhtemelen uçacağı için külahın altında bırakmıştım. Zirvede yarım saat 45 dk kadar vakit geçirdik. Emmi yandaki küçük zirveye doğru gitti, ama yolu tehlikeli bulduğu için geri döndü. Ben de bu sırada kafama su dökerek serinlemeye çalıştım. Yazın bu saatlerde güneş etkili olduğu için daha erken çıkıp 10 gibi zirveye varmak daha mantıklı. Bu arada, zirvede taştan başka hiçbir şeyin olmayacağını düşünüyordum. Ama zirvede kelebekler, arılar, sinekler böceklerle karşılaştık. Orada ne yiyip içtiklerini hiç bilmiyorum.

 

12 gibi dönüş yoluna geçtik. Benim aklımda slableri kıçım kıçım inmek vardı. İnsanların böyle inerken pantolonlarını parçaladıklarını duymuştum. Nitekim, benim pantolonum da parçalandı. Burada ip kullanmayan epey insan var, ama buraya ilk kez gelen insanlarla ip inişi yapmak daha mantıklı görünüyor.

Kazasız belasız, 1 buçuk gibi külahı indik. Çıkarken çık çık bitmeyen külah, inerken de in in bitmedi. Çarşağı da koşarak indik ve çıkarken mola verdiğimiz kayalıklarda tekrar mola verdik. Burada sol dizimin feci ağrıdığını hissettim. Neyse ki bu ertesi gün geçti.

2 gibi çarşaktan inişi de tamamladık ve güneşin bağrında kampımıza doğru yürüdük. Saat 4 civarı kampa geri döndük. Normalde yola çıkarken planımız kampı toplayıp platoya doğru gidebildiğimiz kadar gitmekti. Hem güneşten etkilendiğimiz için, hem de benim dizimden dolayı kamp Narpuz’un girişinde kaldı. Ne yapacağımıza yarın karar verecektik.

Ek olarak, Narpuz Vadisi’nin girişindeki kayalık boğazda su vardı. Ancak ileride su bulmak sıkıntılı. İkinci Narpuz’a girerken ip gibi akan bir su gördük, onun haricinde su yoktu.

1.Narpuz’un girişinden Narpuz Vadisi

Platoya çıkış:

3.Günün sabahında 8 gibi uyandık. Yazın çadırda bütün gün yatmak gibi bir seçeneğiniz yok çünkü güneş çıktığı zaman çadırın için çok sıcak oluyor. Çadırımızın yanındaki şezlonga benzeyen kayada gölgeye sığınarak kahvaltımızı yaptık. Ben kendimi iyi hissediyordum. Güneşin ortasında da yapabileceğimiz bir şey olmadığı için kampı toplayıp platoya gitmeye karar verdik. Karayalak’ta mola verdik. Epeyce vaktimiz olduğu için çok hızlı yürümemiz gerekmiyordu. Karayalak’ta mola verdiğimizde saat 11 civarıydı diye hatırlıyorum. Kapıya giden vadide bir kayanın yanında gölgede yarım saat kadar oturduk. Daha sonra tekrar kapıya doğru yola koyulduk. O gün Aladağlar Skytrail günü olduğu için bir çok insanla karşılaştık. Koşucular kapıdan sonraki ince patikayı otoban yapmışlardı. Kapıda verdiğimiz 45-50 dakikalık moladan sonra Çelikbuyduran’a doğru yola koyulduk. Şansımıza, hava bulutlandı ve güneşin bağrında yürümek zorunda kalmadık. Çelikbuyduran’daki çarşağın altına geldiğimizde benim pilim bitmişti. Emmi Çelikbuyduran kamp alanına kadar önce kendi çantasını, sonra benimkini taşıdı. Ben de sadece çadırı alarak oraya kadar gittim. Bu yüzden Emmi’ye ne kadar teşekkür etsem azdır.

Saat 6 olduğunda Çelikbuyduran geçidini çıkmıştık. 7 buçuk gibi de büyük gölün kenarına ulaşıp çadırı kurduk. Büyük gölün kenarındaki derede de tek bir yerde az bir su vardı. Bunu görünce Emmi güneyde su olmayacağını tahmin etti ve güney planından vazgeçtik. Ama ben bu sırada zaten güneye gitmeden dönmeyi düşünüyordum.

Platodaki yeşil alan

Dinlenme(Emmi için Kızılkaya zirve):

Önceki gün platoya kamp yüküyle çıkmak benim pilimi tüketmişti. Gece de neredeyse hiç uyuyamadığım için bu gün uyumaya karar verdim. Emmi ise saat 7:30 gibi kalktı, kahvaltı yaptı ve Kızılkaya denemek için yola çıktı. Yazın çadırda uyumak mümkün olmadığı için ben de bir kaya gölgesinde uyumaya çalıştım.

Öğlen saat 2 gibi hava birden bulutlandı ve yağmur başladı. Neyse ki Emmi bu saatte dönüşe geçmiş. Yağmur yağmayacağını düşündüğümüz için çadırı üstünkörü gerdirmiştik, bu yüzden çadırı su bastı. Mevsim yaz olsa da çadır gerdirilmeli.

Platoda gezinti:

            Günün planı önce oksar tepe sırtlarını gezmek, sonra da hasta hocanın yaylası tarafında kalan isimsiz tepelere çıkmaktı. Bu tepelerden hasta hocanın yaylası, narpuz vadisini platoya bağlayan yasemin geçidi, çağalınbaşı geçidi ve hacer boğazı görünüyor.

Sabah uyandığımızda direktaş tarafındaki tepelerde keçiler geziniyordu. Daha sonra otlamak için yanımıza da geldiler. Dünkü yağmurda çadırdaki sudan kurtulmak için kullandığım tişörtümü kuruması için dışarıda bırakmıştım. Bir ara keçilerin tişörtümü yediklerini gördüm ama artık yapılacak bir şey yoktu. Bir süre kemirip tişörtü bıraktılar. Çadırı da kemirmeye geldiler ama buna izin vermedik.

Kahvaltı yaptıktan sonra oksar tepe sırtlarına doğru yola çıktık. Büyük gölden bu sırtların yolu haritadan bulunabilir, ama daha önce gitmediyseniz muhtemelen uzun, inişli çıkışlı bir yoldan gidersiniz.

Sırta vardığımızda hava bulutlu ve sisliydi, bu yüzden manzara keyfi yapmadık ve oksar tepeye çıkmadan geri döndük. Kampa vardığımızda daha vaktimiz olduğu için hasta hocanın yaylasıyla büyük göl arasında kalan isimsiz tepeleri gezmeye karar verdik. Oksar tepe sırtından isimsiz tepeye gelmemiz 1 saat mola ile birlikte 6 saat sürdü. Yolda bir de yaban tavşanına rastladık. İsimsiz tepeden hasta hocanın yaylası, çağalınbaşı geçidi, çelikbuyduran geçidi, yasemin geçidi, hacer boğazı ve oksartepe sırtları görülebiliyor. Manzarada fotoğraf çekildikten sonra kampa geri döndük.

İsimsiz tepeden Çelikbuyduran geçidi

 

İsimsiz tepeden Büyük Göl, Direktaş(solda) ve Oksartepe sırtları(Gölün sağı)

 

İsimsiz tepeden Hacer Boğazı

 

İsimsiz tepeden Hastahocanın yaylası ve Çağalınbaşı Geçidi(ortada)

 

Kamp alanından isimsiz tepe

 

Kalan makarnayı paylaştığımız inekler

Geri Dönüş:

            Son gün saat 7 civarı kalktık, kahvaltı yaptık ve toparlandık. 8 civarı da çelikbuyduran geçidine doğru yola çıktık. 9 buçuk gibi de geçide ulaştık. Kamp alanında su doldurduk, 15dklık bir moladan sonra tekrar yürüyüşe geçtik. 11:30 gibi kapıya ulaşmıştık diye hatırlıyorum. Çamardı-Niğde arabasına 12’de yetişip yetişemeyeceğimizi düşünüyorduk. Daha sonra yetişemeyceğimizi anlayıp 2 arabasına rahat rahat gideriz dedik. Sokullupınar’dan sonra traktör yolunda sola sapıp dere yatağı kenarına indik ve bir yalakta 20dk mola verdik. Oradan ayrıldığımızda saat 1’e çeyrek vardı. 2 arabasına rahat yetişeceğimizi düşünmüştük, ama Sokullupınar’dan demirkazık köprüsü’ne olan mesafeyi gerçekten küçümsemişiz. Hızlı tempolu bir yürüyüşle 2’yi çeyrek geçe Niğde arabasını anca yakaladık. Sokullupınar’dan köprüye yürüyecekseniz ve köyden de geçerseniz yol en az 2 saat sürecektir.

Niğde’ye varınca ilk işimiz otobüs bileti almak oldu. Dönüş günü kesin olmadığı için bilet almamıştık. Ben Aydın’a dönecektim, ama maalesef Aydın’a da, İzmir’e de Konya’ya da bilet bulamadım. Ankara’ya son kalan biletlerden birini aldım ve oradan aktarma yaptım. Servis yarım saat sonra olduğu için de bu seferlik hamam keyfi yapamadım. Bu tarihlerde otobüsler muhtemelen yoğun oluyor, bu yüzden biletleri önceden almak daha iyi olur.

Ozan ÖZGÜR

 

İlk solo tırmanışım aynı zamanda ilk Kızılkaya (3770m) zirvem oldu! 14.08.2016

Bir hayalim vardı benim küçüklüğümde…Mars gezegeninde uzun bir süre tek başıma zaman geçirmek. İlerleyen yaşlarımda hayalimi sadece turuncu gezegene gitmek ve geri dönmemek olarak modifiye etmiştim…

14 Ağustos sabahı, saat 6.30 gibi, platodaki büyük göl çimenliğinde kurulu çadırımda, bembeyaz parçalı bulutlarla dolu bir güne, aklımda Kızılkaya zirvesi yapma özlemiyle kalktım. Yanımda, hareketlenmeme uyanan Ozan başkana ‘kalkmıyor musun?’ diye sormamla, ‘yorgunum emmi, çok yorgunum, uyuyacağım’ cevabını alınca, ‘ben Kızılkaya’yı deneyeceğim o zaman’ diyerek ısıttığım çayı, yanına eklediğim eritme peynir ve zeytin ezmeli lavaşla birlikte aceleyle mideme indirip yola çıkmak üzere hazırlandım.

Saat tam 7’de elimde kazmam, ufak sırt çantamda 7,5-8 metre perlon, 2 şişe su, zirve bisküvisi ve 2 adet elmadan oluşan yükümle yola koyulurken, ‘öğleden sonra 4 gibi hala dönmezsem bana bakmak için yola çıkarsın’ bile diyemedim Ozan’a, çünkü mışıl mışıl uykuya dalmıştı bile.

İlk hedefim Emler zirve patikasını gören Çelikbuyduran boğazına çıkmak olacaktı, ama daha yolun 15nci dakikasında, belli ki içimdeki heyecandan kaynaklanan rahatlama ihtiyacı yüzünden bulduğum oturaklı bir kaya kitlesine biraz gübre bıraktım. Sonra hızla Yedigöl burnu tepesine oldukça yakından yürüyerek Kızılkaya kulelerine doğru tırmanışıma devam ettim. Boğaza ulaştığımda saat 8’di. Emler’in etekleri arkamda kalan Hacer girişi zirvelerinin ardından yükselmiş güneşin de etkisiyle turuncu turuncu gözümü alıyor, gökyüzündeki beyaz bulutlarsa sanki içimdeki tatlı heyecan gibi daha da artıyordu. Tam orada saatime baktım, yanlız başımaydım, etrafta kimsecikler yoktu, uçuş modunda bıraktığım telefonumun şarjı %1’i gösteriyordu ve ben telefonum hala tamamen kapanmadığı için şaşırmıştım.

Kızılkaya kütlesinin batı sırtı Çelikbuyduran su kaynağının dibine iner ve tüm heybetiyle, kapıya kadar uzanan geniş Karayalak vadisini izler. Ben dünkü çıkışım da dahil, bu boğazı kamp yüküyle ağır ağır her çıkışımda bu heybetli sırtı ve yanındaki kuleleri inceleyerek ‘acaba buradan daha kolay zirve yapılmaz mı?’ diye düşünürdüm. ‘İşte şimdi bunu öğrenmek için tam zamanı’ diyerek tamamı gölge altında kalmış olan batı/kuzeybatı yüzünü, Emler patikasının tam karşısındaki kayalardan çapraz olarak tırmanmaya başladım. Şimdi hedefim batı sırtının ortalarında bir yerlere bir an önce ulaşmak ve arkasına geçmekti.

Tabii ki üşengeçtim, tabii ki ‘bana bi şey olmaz’cıydım, 300 metre daha aşağıya inip sonra tekrar Karasay belini 300 metre tırmanmayacak kadar mutlak değerciydim ama en çok da şanslıydım. İlk 15-20 dakika, sırta nereden ulaşıp Karasay sırtına daha rahat bağlanabilirim diye düşünerek çürük ve çarşak süprüntülü kayalara tırmanırken uzaktan yukarıdan gelen 1-2 taş sesiyle irkildim. Daha ne olduğunu anlayamadan 1 dakika içinde birkaç tane daha taş dökülünce gözümü kısıp 100-150 metre önümde uzanan sırttaki hareketlenmeye baktım ve onları gördüm. Sırtın ortasındaki setlerden birinde 2 dağ keçisi, peşlerinden onlara taş düşüre düşüre yetişmeye çalışan 3ncü keçiyi bekliyordu, dönüp bir süre bana baktılar sonra sırtın arkasına geçerek beraberce gözden kayboldular. Gerçekten şanslıydım!

Tiyoyu almıştım! Hızla ilerleyerek kayalarda son keçinin yürüdüğü eğimli yükselen sete ulaştım. Saat 9 gibi biraz zorlanarak da olsa sırta arkasına geçip Karasay sırtının ortasına biraz tepeden bakmaktaydım. ‘Fakat ohaaaa!’ Karasay sırtına zorlu bir 90-100 metre set set yan geçiş vardı ve acaba ben doğru sette miydim?

Tam bulunduğum yere iki yönden görülmesini umduğum büyükçe bir baba yerleştirdim, keçilere güvenmiştim bir kere. Aşağılarda boylu boyunca uzanan Karayalak vadisi boşluğuna bakmamaya çalışarak ve ara ara geçtiğim yerleri, sırf geri inip inemeyeceğimi anlamak için, geri dönerek yan geçişe başladım. Biraz aşağı, biraz düz, biraz yukarı, biraz amuda kalkarak (şaka!), Karasay sırtına belin 60-70 metre üzerinden eriştiğimde saat 9.15’ti, ben de Nintendo’nun Game Watch’unda Donkey Kong’a ulaşmaya çalışan zavallı Mario’ydum! Üstelik oyuna daha yeni başlamıştım, ama neyse ki tepemden bana barut fıçısı atan bir goril yoktu! (80’lerde çocuk olmak)

Bir süre sırtta bir üst kademeye çıkıp indim, bu ne yapacağımı bilemez korku halim Karasay sırtının doğu yanında 20 metre uzakta kalan bir babayı görmeme kadar sürdü. 9.30’da babama ulaştığımda artık kendimi o kadar yanlız hissetmiyordum ve 10-15 metre tepemde bir başka babayı da farketmiştim. Zirveye artık en fazla 150-160 metre kalmıştı ve ben artık baba avcısı bir Pac-Man’a dönüşmüştüm! Setlerde sağa sola, yatayda ilerleyerek düzgünce bir kaya çıkışı bulmaya çalışıyor ve bir üstteki babayı yemek üzere yukarı atılıyordum. Bu şekilde 3-4 babayı aşağılarda ve ardımda bıraktım. Kalbim her yükselişimde deli gibi, ‘vazgeç! Geri inemeyeceksin, çürük çarık taşlarla kaplı kayalar arasında ufalarak kaybolacaksın, vazgeç!’ diyerek beni yolumdan saptırmaya çalışıyor, midemse her yediğim babadan sonra tıkabasa daha bir doluyordu, neyseki düzgün çalışan bir beynim yoktu! O son gördüğüm babaya kadar tırmanmaya devam ettim.

Bu arada babaları tırmanırken aklıma yüzüklerin efendisi-kralın dönüşündeki Minas Tirith fenerlerinin (beacons of M.T.) birbiri ardına yakılmalarının görüntüsü geldi. O an bir kuş olsam, uçabilsem eminim birbilerini görebilen sivri çıkıntılı zirveciklere yerleştirilmiş babaları da aynı şekilde izleyebilecektim. O son babaya kadar.

Saat 9.50’ydi, zirveye en fazla 45-50 metre kalmış olmalıydı, son baba 15 metre tepemdeydi, Karasay belinin ve arkada bulutlarla kaplı görünen Emli vadısinin fotografını çekmeme rağman telefonumun şarjı hala %1’i gösteriyordu ve ben şaşkınlık içersindeydim. Her halde yanlışlıkla koymuşlardı o son babayı oraya! Sola gittim olmadı, sağa dolandım takıldım, sonunda kendimi Caradhras geçidinde bulmuştum! Amaçsız şekilde etrafıma bakınırken en sonunda üzerinde hafif çatlak bulunan kompakt kaya çıkışını gözüme kestirdim. Kesin çıkardım, ayaklarımda büyülü yenibotlarım vardı, ama acaba geri inebilir miydim, diye düşünürken 6-7 metreyi çıkıp düz bir sete ulaşmıştım bile. Çıktığım kayanın başında setin kenarında çakılı sikkeye bağlı bir perlon vardı, biraz solda set duvarına kayanın içerisine geçirilmiş daha da büyük bir perlon bile vardı ama yanımda onlara bağlayacak uzunlukta bir ipim yoktu iniş için. Hala 5-6 metre tepemdeki o son babayı nasıl yiyeceğimi düşünürken sağda set üzerinde yerde dikili bir başka babayı farkettim. Sanki saat 10 filandı ve baba bana buradan doğuya doğru set üzerinde ilerle diyordu sanki.

25-30 metre kadar doğu/güneydoğu sırtına (DKSK/Yıldırımtepe) doğru sanki bir balkonda geziniyormuşçasına ilerledim, yukarı doğru hafif bir eğim vardı ve tam sırtın eteklerinde daha sert yükselerek batıya geri dönüş yapıyordu. Batıya doğru 45-50 metre hafif eğimle yükselerek yürüdüm, aşağıda geldiğim balkonu ve o son babayı da bırakarak bu sefer batı ucu sırtına ulaşarak son bir dik tırmanışla çarşak dolu son sete çıktım. Solumdaki kayalarda ip inişi için yine perlonlar vardı, gülümseyerek 20 metre daha doğuya ilerledim ve zirveye çıkan son 15 metrelik çarşaklı patikadan yükselerek tam 10.20’de içimdeki huzur ve dingin ferahlıkla zirveye vardım.

Muhteşem manzaranın keyfini çıkartıp bir kaç fotograf ve suratsız selfie çektikten sonra telefonum açılmamak üzere kapandı. Yine yapayalnızdım, hava iyice bulutlanmaya başlamıştı, neyse ki hiç rüzgar esmiyordu. Dakikalarca zirve defterlerini okudum, mutluluktan uçmak istiyordum, telefonum açık olsaydı bile o an orada zaman mefhumunu kaybederdim.

…Sonra yeryüzüne geri indim…

‘The Martian’ filmi tam da yaşamak istediğim hayali bana seyrettirmişti, Aladağlardaki solo Kızılkaya zirve tırmanışım ise hayalimdeki duyguları, filmde izlediğim görsellere yakın manzaralara bir nebze olsa da ulaşarak bana kısmen hissettirebildi.

Bir hayalim vardı benim eskiden…Mars gezegenindeki uçsuz bucaksız doruklara düşük yerçekiminde tırmanabilmek, bir süre turuncunun her tonunda yalnızlaşmak…

Bu hayalim gerçekleşmeyecek ama ben yine de çok ama çok mutluyum, çünkü BÜDAK sayesinde tanıştığım, bir nevi turuncu renkli gezegenimi, Türkiye’de Aladağlarda yaşadım, yaşıyorum…

İ. Burak ‘Emmi’ Özgören


0 yorum

Bir yanıt yazın

Avatar placeholder

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir