Ocak bitmek üzereydi ve bir an önce artık Erzurum’a buz tırmanışına gitme vaktimizin geldiğinin farkındaydık. Yunus ve Tezcan’la gerçekleşen hararetli tartışmalar sonucunda tarihimizi kesinleştirdik. Ozan’a da haber verdik ve böylece kadro belirlendi. Beyaz yakalılarımız Yunus ve Tezcan izinlerini ayarladılar. 18-21 Şubat tarihlerinde karar kıldık. Tezcan bir gün erken dönmek üzere biletler alındı.
18 Şubat sabah uçağını yakalamak üzere Sabiha Gökçen’e gittik. Erzurum’a vardığımızda saat 12:30, hava sıcaklığı -17’ydi. Uçaktan çıkar çıkmaz yüzümüze vuran kuru soğuk genzimizi yaktı. Bir yandan da buzlar erimemiştir rahatlığı verdi. Uzundere’deki şelalelere ulaşmak için en mantıklı seçenek araba kiralamak. Günlük 80 liraya kiraladığımız Dacia Stepway bu geziden biraz yorgun çıktı, ama tabi bizi havalimanında her şeyden habersiz bir şekilde bizi karşılamıştı. İlk durak; Cağ Kebabı! 2 sene önce geldiğimiz kebapçıya gidip birkaç şiş cağı mideye indirdikten sonra rotayı Uzundere’ye çevirdik. Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuğun ardından saat 3 civarı Serafin Şelalesi’ne vardık. Yoldan görünen ve bölgede ilk tırmanışların yapıldığı bu şelaleye 2 sene önce gelmiştik Yunus’la. Sağ taraftaki şelaleler tamamen erimiş, sadece etli sol taraftaki kütle kalmış halde bulduk bu sene. Eh bir de festival geçirmiş olduğu için her tarafı basamak olmuş ve rota normalden biraz daha kolaylaşmıştı.
Burada biraz buz boulder takıldıktan sonra top rope açmaya karar verdik. İstasyon olarak çakılı büyük sikkeleri kullanarak rotayı açtıktan sonra sırasıyla hepimiz çıktık. Sonra biraz daha vaktimizin olduğunun farkına varınca kütlenin sağ tarafında, önceden bırakılmış ablakov’u back-up kullanarak kısa bir top rope rota daha açtık. Karanlığa kaldık ama sırasıyla burayı da temizledikten sonra malzemeleri toplayıp Uzundere merkezin yolunu tuttuk. Hızlı ve verimli bir günün ardından öğretmenevine yerleştik. Uzundere’nin akşam saatlerinde açık olan tek restoranı Demokrasi Lokantası’na gitik. Bu sefer aşerdiğimiz patlıcan oturtmayı bulamasak da kuru-pilav ikilisi üzmedi. Ardından odaya dönüş, öbür günün planı, İstiklal Marşı ve kapanış.
19 Şubat Pazar günündeyiz. Bugünü verimli geçirmek istiyoruz, iki farklı bölgeyi görmeye gideceğiz. İlki Serafin’den görünen, yolun hemen kenarındaki Güneşkaçıran. Tunç Fındık’ın sitesinden öğrendiğimiz kadarıyla bu sene oluşmuş, hiç güneş görmeyen, biraz ince fakat güven veren bir donmuş şelale. Rota sonundaki ağaçtan ip inişi yapılabiliyor. Ancak ince ve sadece tek ip açma imkanımız var, dört kişi sırayla çıktığımız için biraz fazla oyalanıyoruz.
Ben lider olarak rotayı açtıktan sonra sırasıyla Yunus, Tezcan ve Ozan kardeşlerim rotayı çıktı. Ozan malzemeleri toparlayıp tepedeki ağaçtan ip inişi yaparak yanımıza geldi. Rotanın ilk 5-6 metresinden sonra eğim azalıyor, zaman zaman ayakta durulabilecek kadar balkon yapıyor. Güzel bir eğitim rotası denebilir. Tamamen toparlandıktan sonra arabaya yüklendik. Açlık bastırınca da doğrudan tekrar Uzundere’deki lokantaya! Yemekten sonra Uzundere’nin içinden gidilen Zuğar Boğazı’ndaki Nikita Şelalesini hedefledik. Genellikle güneş görmeyen dar bir kanyon burası. Uzundere merkezinden geçen kanal boyunun sağ tarafından yukarıya çıkılarak boğaza giriliyor. Tırmanmak istediğimiz şelaleyi ararken yol kenarında daha önce rehberlerde ve sitelerde görmediğimiz biz şelaleyle karşılaştık. Görmemek mümkün değil, tırmanılmış olması muhtemel ama isimlendirilmemiş büyük ihtimal. 40 metreye yakın bir yüksekliği var ve yukarıya basit bir yürüyüşle ulaşılabiliyor.
Nikita yolun daha ilerisinde kanalın/derenin öbür tarafında kalıyor. Fakat uzun süre güneş görüyor gibi ve festivalden beri giriş kısmı da erimiş. Gidip baktık, buzun kalitesi ve ıslaklığı güven vermeyince bu rotaya girmemeye karar verdik. Yönümüzü Cevizli’deki Sakalaçarpan ve Sol Kroşe rotalarına çevirdik. Cevizli köyü yaklaşık olarak 45 dk mesafedeydi, o yüzden daha fazla vakit kaybetmemek adına hızlandık. Yine de yolda Tortum Şelalesi’nde duracak vakti bulduk!
Cevizli’de yolun gerçek anlamıyla sonuna kadar gitmek gerekli bu iki şelaleyi bulabilmek için. Yol karışık ama genel olarak vadiyi takip etmek gerekli setlerle kesilen dere yatağı boyunca. Rehberdeki koordinatları önceden telefonda ya da GPS’te işaretleyip yola çıkmak en mantıklısı olur, yol boyunca telefon çok sağlıklı çekmiyor çünkü. Ardından 15 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabiliyor. Altı yüksek bir araba olması önemli, bizim sevgili Dacia’mızı en çok yıpratan yol burası oldu.
İlk olarak adından da anlaşılabileceği üzere patikanın sol tarafında kalan Sol Kroşe’ye baktık. Oldukça dar bir kanyonda bulunan şelale aslında hiç güneş görmüyor. Taş düşmelerine dikkat etmeli. Kramponlarla girdik, ben hariç herkes bir kere denedi, fakat ıslak buz çok güven vermeyince bu rotadan da vazgeçtik. Ben Sakalaçarpan’a gidip baktım, durumu diğerinden daha kötüydü. Çok fazla akan, ıslak ve damlalar haline gelmiş bir buz yapısı vardı.
Hava kararırken buradan ayrıldık ve Uzundere’ye geri döndük. Yemek rutini ve yatış.
20 Şubat Pazartesiyi rest günü ilan ettik, Tezcan da bu akşam dönecek diye gezmeye karar verdik. Kahvaltının ardından lastikle ilgili küçük problemimizi hallettik ve Artvin’e doğru yola çıktık. Uzundere’den sonra Tortum Gölü’nü geçince yol bir anda efsaneleşiyor. Dar vadiler, kartalların yuva yaptığı sarp kayalıklar ve hırçın akan Tortum Nehri. Buranın insana verdiği heyecan, vadi içinde hapsolmuşluk hissi insana kendini küçük hissettiriyor. Biz arabayla büyülenmiş bir şekilde ilerlerken yanımızda yatağında coşan nehir vadiye can veriyor.
Artvin’e kadar ardı arkası kesilmeyen tünellerde ilerliyoruz. Çoruh Nehri’nin heyecanı barajlarla kesilmiş durumda. Yusufeli Barajı inşaatından geçerken eski başkanlarımızdan Niyazi Doğan Öncü’yü anıyoruz. Borçka merkeze varıp Karagöl tarafına devam ediyoruz. Edemiyoruz. Sapak olduğunu sonradan anladığımız noktada kar o kadar birikmiş ki Karagöl levhası bile görünmüyor. Yolun devamı Macahel’e gidiyor ama o yol da bizi zorluyor. Belgesellerde izlediğim, müziklerini duyduğum Macahel’e varamadan geri dönmek hüzün veriyor. Yol boyunca dinlediğimiz Karadeniz müzikleriyle kendimizi avutuyoruz.
Erzurum yolunda İşhan kilisesine de uğradık. Eski bir Ermeni kilisesi, köyün içinde aslında çok belli olmuyor. Heybetli, restorasyonu devam ediyor.
Tezcan’ı akşam uçağına apar topar yetiştirip, kebapçıda bir pit stopun ardından Uzundere’ye geri dönüyoruz.
Son gün, ayrı bir verimli geçirme hevesiyle yine güne erken başlıyoruz. Abinis Şelalesi Serafin’e göre biraz daha kolay bir rota (WI2/3+), fakat yaklaşık 50-60 metre olduğu için 2 ip boyu pratiği yapmak için ideal. Suyatağı köyü yolunda, daha köye varmadan dere yatağının sol tarafından devam ediyor yol. Bir çeşme var, donmuş, onun yanında durup dere yatağının karşısına bakmak gerekiyor. Şelale kendini güzel gösteriyor yüksekliğiyle.
Yoldan devam ederken köye gitmeyi hedeflediğimiz için kaçırmışız, köy içinde donmuş başka bir şelaleye vardık burayı bulduğumuzdan önce. Fakat oldukça ince, kırılan ve dökülen bu şelale ne fotoğraftakilere benziyordu ne de 50 metre yüksekliği vardı. Daha sonra köylülere sorarak bulabildik Abinis’i. Hazırlandık, rotaya sırayla girdik. İlk ip boyunu 3ümüz de çıktıktan sonra oldukça rahat durulabilen geniş bir sette istasyonu kurduk. İkinci ip boyuna devam etmeyi düşünürken malzemelerimizin yeterli olmayacağına karar vererek bu noktadan iniş yaptık. 5 yeni 4 tarihi vidamız vardı ve o müzelik vidaları kullanmak gerçekten büyük maharet istiyordu. Yeni vidalarla istasyonu kurduğumuz için eskilerle lider çıkmayı göze alamadık.
Öğle yemeği molasından sonra yakınlardaki Dikyar vadisindeki bir şelaleyi bulmaya niyetlendik. Ertek ya da Yoldançıkanlar şelalelerinden birini bulur, tırmanırız diye düşündük fakat vaktin geç olması vazgeçmemizde etkili oldu. Sanıyorum Ertek Şelalesi’ni uzaktan görebildik, Dikyar sapağından sonra tam olarak 8 km uzakta, sağda yoldan görülebilen bir rota.
Sonra yavaş yavaş Erzurum merkeze dönüş başladı. Kebabımızı yedik, arabayı teslim ettik ve İstanbul’a döndük.
Arca Yılmaz
0 yorum