28 Nisan – 04 Mayıs 2006

KÖPRÜLÜKANYON KAMPI GEZİ İZLENİMLERİ –

Bİ DE GEDİKBAYIRI (Ben hiç Geyik görmedim Oralarda)

 

Katılımcılar: Çağrı Palut, Emrah Berse, Erce Kalabalıkoglu, Aslı Akün, Özge, Aslı Yerci, Banu, Burak Cabaş, Burak Özgören, Umut, Tevfik, Emrah Kurtulmuş, Asiye, Gamze, Sergül, Meryem, Gözde, Scott.

 

Eğitmen : yok

Kotacı    : Çağrı Palut, Erce Kalabalıkoglu, Emrah Berse

 

İstanbul’dan Çıkış : 28 Nisan  2006 Akşam Harem Otogarı

Antalya’ya Varış : 02 Mayıs 2006 Öğle

İstanbul’a Varış : 04 Mayıs 2006 Sabah

 

28 Nisan akşamı Harem’de saat 10 gibi toplanmaya başladık, Akdeniz Turizm beklentilerin üzerindeki performansıyla hem tam zamanında 10.45’te kalktı, hem de otobüsü konforuyla en azından beni şaşırttı. Erciyes macerasından sonra ders alan Erce ince eleyip sık dokumuş bize mükemmel hizmet veren bir otobüs ayarlamıştı, bundan sonraki gezide artık sadece uçmak geçer bunu sanırım. Uludağın azan Aslı’sı burada da bu defa azgın silahıyla etrafı yaylım atesine tutarken bir yandan da servisteki kekleri çörekleri ikişer ikişer (üçer-beşer) cebine atmakta ve parasına kıyıp alamadığı abur cuburu seyahat şirketinden sağlamaktaydı. Otobüsün 8-10 tane LCD televizyonu olması ve herkese ayrı kulaklık verilmesi sayesinde arka plandaki ‘Fire’ sesleri ve azmalar etkisini kaybetmişti ve geriye sadece Erce’nin cıkartıp çıkartıp giydiği botları ve otobüsün ‘EÇS’ li (Erce çorap sensörlü) havalandırmasının zırt pırt calışması kalmıştı, fakat inatçı Aslı yinede arka koltuktan gezinin yegane yabancısı Scott’un başına ekşiyip ingilizce karışımlı esprilerini Scott’un anlamsız bakan yüzüne fırlatmaktan geri kalmayarak bizleri güldürmeyi yine başardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde millet yavaş yavaş uyku moduna geçmişken aramızdaki televolecilerin bizleri filme alıp televizyona bile çıkaramayışı bir hayal kırıklığı olarak kaldı. İki olaysız duraktan sonra sabahın 10 unda Antalya garında ufaklıkların cişini beklerken gezi planlarımızı gözden geçirmekteydik ondan sonrada az bir gecikmeyle kazasız belasız ineceğimiz yere ulaştık. Bizi bekleyen 25 kişilik minibüsle köprülükanyona doğru yola çıktık. 5 er dakikalık bu yolculuklarımızda önce ikinci bir marketten toplarımızı ve ekmeklerimizi aldık fakat Çağrının sigara içen Aslıya kızmasıyla şirketten çaylarımızı içemeden tekrar yola koyulduk. 5 dakika sonra durdugumuzda bu sefer bedava kahve bulmustuk fakat bu seferde makinanın şekerli koyuyor şekersiz koyuyor ayarlamaları arasında yine bir harala gürele yaşadık, bu arada gezi sorumlularımız Erce ve Çagrı kamp yeri ve doga aktiviteleri konusunda, uzman Fatih(!) ağabeyden kısa bir brifing alarak gezi programına zenginlik katmanın ve bizim ceplerimize el atmanın planlarını yapmaktaydılar :P. (Ayrıca burada belirtmek istiyorum ki ilk bolumun sorumlulugunu Erce’ye yıkarak gelen bütün sorulara “Ben bilmem Erce bilir ona sorun!” demenin keyfi bir başkaydı dogrusu. Asiye’nin ardı arkası kesilmez soruları herhalde Erce’yi de zorlamıştır)

Tekrar yola cıktık ve hatırladığım kadarıyla başka durma yaşamadan kamp yerimize vardık. ( Kamp yeri Serge sapağını geçtikten sonra yaklaşık arabayla 5 dakika daha gittikten sonra su yatağının hemen yanında düz yeşillik bir alandı.)  Arkada futbol sahamız ve önümüzde şırıl şırıl akan deremizle sevinç içinde çadırlarımızı kurarak terlik-pijamalarımızı giyindik ve top tepmeye başladık. Fazla rahatladığımızı gören gezi sorumlularımız hemen bir yürüyüş planı yapıp bizi dağ tepe demeden bezdirene kadar yürüterek kutlarımız dökmemizi sağladılar, fakat yinede akşama kampa dönünce top tepme alışkanlığımızdan vazgeçiremediler. Erzaklarımızı hemen tüketmemek için hazırlanan hafif bir akşam yemeğinden sonra hemen takımları kurduk ve önce futbol sonra yakantop oynadık. Gezi sorumlularımız Erce ve Çağrı ilk akşam çingenlikleriyle ikinci akşamsa vahşi kızları üzerimize salarak ve kendi çingenliklerini bizim üzerimize atarak, coğu gerçek olmayan ve bir takım yaşlı amcaların sözlerine itibar etmeksizin saydırdıkları gollerle Tevfik-Umut-Burak armadasını ardarda yenmeyi başardılar, kendilerini kutluyoruz. Fakat allahtan korkusu olmayan ve yaşlılara saygı göstermeyen bu arkadaşlarımız ikinci gün doganın gazabına ugrayarak kayalarda uzun bir süre mahsur kalacaklardı.

İlk gece havanın kararmasıyla yakantopu bırakarak cadırlarımıza cekildik ve sanırım o sıra azmaya meyilli Aslı’nın diskovari aygıtı Emrah ve Çağrının gazabına uğradı, bu sayede bizde sakin ve huzurlu bir akşam geçirdik. Gerçi assolist Banu ve saz arkadaşları geceyi biraz şenlerdirdi ama ilk gün yorgunluğundan dolayı katılım beklenenin altında olmuştu. Bu arada doğa aktiviteleri organizatörü Erce bir süre cep telefonumu alıp karıştı ve Fatih ağbiyle telefonda anlaşamayınca geri gelip bana angarya mesaj yazdırıp attırdı. Mesajın gitmediğini gecenin 11 inde farkettiğimizde bisiklet gezisi ayarlamasını ertesi sabaha bırakıp yatmaya karar vermiştik.

İkinci gün kuvvetli bir sabah kahvaltısından sonra Fatih ağbiyle iletişim kurmaya çabaladık uzun uğraşlardan sonra adamı yanımıza getirebildik fakat bu seferde o kendi yerleşik adamlarıyla uzun süre anlaşmaya çabaladı telefonla. Daha sonra minibüs geldi ve bizi bisikletleri taşıyan traktöre götürdü ve oradan ‘oflamalar’ arasında bir dağ köyü yolundan tepeye çıktık ve durup Fatih ağbinin kışkırtmasıyla kayalıklarda yürüyüş yaptık fakat gezinin bu saatleri daha çok Emrah arkadaşımızın oraya buraya ip açması, bu iplerin daima kısa kalması ve cengaver ip inişçilerimiz Çağrı ve Erce’nin bu iplere ve Fatih ağbinin gazlamalarına inanarak aşağı inmeleriyle hatırlanacaktır. Çagrı’nın daha sonraki günlerdeki deyişiyle çekirge birinci defa sıçramıştı…

Tepede harcadığımız 2-3 saatten sonra traktörün römorkunda taşıdığımız bisikletleri bari biz geri götürelim dedik ve her ne kadar ‘slope ascending’ olmasada toprak yollarda değişimli bisiklet kullanmanın farkını yaşadık. Kampa gelmeden önce uğradığımız köyden soğuk biralarımızı alarak  Büdak’a ve Büdaklılara  bir ilki yaşattık (Bu cumleleri yazan Burak Abi’nin eski hikayeleri bilmedigi için boyle konustugunu da belirtmek isterim). Hava kararmadan kampa dönünce hafif şeyler atıştırarak derede çimmeye gittik ve burada ne yazıkki hızımı alamayan ben cüzdanımı arka cebimde unutup kayalarda ‘body rafting’ yapınca ancak yarın sabah farkedeceğim bir kaybetme olayıyla karşılaştım. Üstelik biz yokken kampı keçiler basmış ve dışarda bıraktığımız yiyeceklerimizin üzerine basmışlardı, peynirimiz ezilmiş, makarna paketimiz ezilmişti ama ne hikmetse tüm gün kampta kalan büyük Aslı ve Özge’ye bir zarar verememişlerdi. Yinede o öğleden sonra Çağrı, Erce, Emrah (Kurti), Umut, Tevfik, Burak, …., derede çocuklar gibi şendik. Akşamüzeri yemeklerimiz yemeden bizim çadırın ‘Gordon’s Dry Cin’ i de bitmişti neyseki biz derede eğlenirken, aksam yemeği yerken ve iki arada bi derede ‘dop deperken’ sorumluluk sahibi Emrah Berse’miz yanına bir kaç gönüllü (!) alarak çalı çırpı toplamış ve gayet güzel bir kamp ateşi mekanı hazırlamıştı. Yine bir diğer sorumluluk sahibi küçük Aslı arkadaşımız, sorumsuz adaşının aksine  kendini çadırının ve etrafının temizliğine adamış ve uzun bir süre bu uğurda gözü başka bir sey görmez olmustu. Yemekten sonra en yaşlıları olarak kamp ateşini yakmayı ve daha sonra uyuyana kadar uğraşıp didinip söndürmemeyi görev edindim, hoplayıp zıplayıp odun kırarken bir tarafımı kırmadığım için şanslıydım ancak çadırımızın Tevfik’i ya başına güneş geçmesi, ya hazırladığım hijyenik yemekler dolayısıyla yada kendi deyimiyle dere suyundan dolayı kendisini iyi hissetmeyerek erkenden yatarken benim kadar şanslı değildi. Gezinin geri kalanıysa ellerinde biralarıyla bütün gece ateşin keyfini yaşadı. Gecenin konuşulan bir diğer olayı kampta kızların kocaman bir yılan görmesiydi, ama nerede gördüler, ne yaptılar, nasıl kurtuldular hiç bilemedim ve öğrenemedim. (Yılan kamptan hemen yola çıkarken ki kayalıkların arasinda kendine yer edinmiş olacak ki bizler tam Fatih abi’nin arabasinin yanına giderken onumuzden kıvrılarak şimşek hızıyla başka bir kayanın altına girdi. Yaklaşık 1,5 metrelik boyu ve canlı bir yılan görmüşlüğün bize verdiği “kocaman da bir gövdesi vardı” izlenimleriyle içimize ufak da olsa bir korku saldı.)

Pazartesi sabahı erkenden kalkarak rafting yapmak için bir an önce kahvaltılarımızı ettik, bu arada Tevfik kardeşimiz kusmaktan helak olmustu ve kendi isteğiyle rafting takmından azat oldu. Adamların botları indirdikleri yere ulaşım karadan yürüyerek kolay olmakla beraber tehlike düşkünü düşüncesiz bazı yaşını başını almış arkadaşlarımızın önderliğinde zoru başarıp derede boğulma tehlikesi atlatma pahasına az kalsın show tv ana habere konuk olacaktık: ‘Büdak üyesi 3 maganda azgın sularda bogulma tehlikesi atlattı’. Çağrı, cekirgeyi yine sıçratmayı başarmıştı, gezinin son bölümünü Erce ile Muğla bölgesinde geçiren Çağrı’nın yeni hedefinin delinmiş paraşütle paragliding yapmak olduğu sanılıyor, haberleri 8 Mayıs Pazartesi günü gelecek, Umut ise Çağrının deyimiyle az kalsın test çözmekten değilde sosyal aktiviteden ölen ilk Fen liseli  olarak tarihe geçecekti. Ben ise zaten 1 gün önce aynı dereye düşürdüğüm rüşvetle içlerinde en rahat olanıydım. Günden geriye kalan rafting macerası beni bu kadar heyecanlandırmadı, ama buz gibi nehire atlayıp yüzmek ayrı bir zevkti.

 

Öğleden sonra ATV yapamadan hevesimiz kursağımızda kalarak döndüğümüz kamptan Fatih ağbinin tarifiyle balık yemeğe gideceğimiz yer için hazırlanmaya başladık, bazı arkadaşlarımız bu işi hafifçe abartarak kokteyle gidermişçesine hazırlık yaptılar fakat yol boyunca yagan yağmur giysilerimizi perişan bir hale sokmaya yetti ve  bizi doğamıza döndürdü. Alabalık’ın asma yaprağına sarılmış bir şekilde servisini ilk defa gördüm ve çok beğendim, zaten çorbamı ve kabak tatlımı orta malı yaptığımız için bana bir tek balık, salata ve bira kalmıştı, başkasının kesesinden afiyetle yedim ben de elimde kalanları.

O gece yaktığımız ikinci kamp ateşi ilki kadar ilgi görmedi, şakır şakır yağan yağmur  ve karanlık cadır bölgesindeki göbek atan çingene dansözler ve darbukacıları daha çok ilgi görmüştü. Aslı, Özge, Meryem, Sergül dörtlüsü göbek havalarıyla ve mastika parçalarıyla, darbukacı küçük Emrah ve küçük Burak inleyen nağmeleriyle karanlık ortamı iyice ısıttılar. Gecenin sonuna doğru Ercelerin çadırından su sesler yükseliyordu : ‘ASLIIIIII matımız nerede ulan! Brownimiz nerede ulan! Eti cici bebeyi de mi aldın ulan! Donuyoruz ulan! Büyük Emrah gelince sen göreceksin ASLIIII! Emrahın matını almışsın cadırın altı sırılsıklam ASLIIII!’. O gece ne Emrah Berse’yi, ne küçük Aslı’yı ne de Banu’yu hiç görmedim ortalıkta. Gözde ise dogal ortama ayak uydurmus ve tüm cümlelerine LAN eklemeye başlamıştı. O gecenin en üzgünü hiç şüphesiz Scott’tu, namı diğer Sacit, namı diğer Suat, namı diğer Süleyman, namı diğer ecnebi, namı diğer …….., iki üç gündür geliştirdiği Türkçesiyle kendisi hakkındaki konuşmalarımızı anladığını sandığımızdan dolayı bizde paranoya oluşturmuş, devamlı kendisinden bahsedipte onunla konuşmadığımız için de pek bir alıngan olup bizlerden uzaklaşmıştı. Yağmurun dinmesiyle çadırlarımıza koşturup kamp yerindeki son gecemizi geçirdik, Emrah o geceyi kendi çadırında geçiremedi sanırım. ( Emrah o gece cadirina gitmek yerine puding yemek bahanesiyle girdiği Aslı Yerci’nin çadırına kapağı çoktan atmış ve kendine denetçi diye bir lakap bulmuş, bir daha çıkmaya niyeti yoktu zaten. Çingen Aslının çadırından gece birde bile gelen bagırışmalara bile ufaktan inleyerek kulak asmadı. Bir sonraki gun gezinin ilk bölümü bitiyordu ve kalan kısmında da Cagri ve Erce Tırmanış kısmına gelmeyeceklerinden Emrah yeni cadırını seçmişti)

Salı sabahı kahvaltılarımızı ederken kampımıza tüp kamyonuna benzer bir araç geldi, bizi ancak bu araç tasırdı aşağıya. Apar topar eşyaları toplayıp sıkış tıkış araca yerleştik 17 kişi. Benim anlamadığım bir şekilde kampa o sabah yabancı birisi gelmişti ve aramıza karışmıştı sanki. Büyük Aslıya yapılan bu haksız(!), ayırımcı muamele Fatih ağbinin yerinde rafting dvd mizi seyrederken ve fotografları incelerken de sürdü fakat ne hikmetse para toplanırken bir süre ara verildi. Rafting maceramızın dvd sini yaptırma konusundaki anlaşmazlık ‘negotiator’ Erce’nin arabulucu telefon görüşmeleriyle sonunda tatlıya bağlandı ve Antalya’ya doğru yolculuk başladı. Gedikbayırına (Burak abi hala Geyikbayırı demeye alışamadı ☺ ) gidecek olan ekibin, yani ben, küçük ve büyük Emrah’lar, Banu, Aslı ve Asiye’nin otobüsten ayrılmasıyla geride kalanlara neler oldu bilmiyorum ama en son hatırladığım Antalya otobüsünde büyük Aslı’nın şoförün arka koltugunda cadı Şermin pozlarıyla kameramı doldurmasıydı, umarım bizden sonra şoförü rahatsız edip kendini otobüsten attırmamıştır, gidebilirse Özge ile İzmire gidip beraber oraları dağıtacaklardı onların da haberlerini Pazartesi alırız artık.

Otobüsten ayrıldıktan sonra biz 6 kişi Gedikbayırına doğru yola çıktık ve orada da kısa süreli bir maceramız oldu, ama bu da başka bir hikaye. Sonuç itibarı ile bu gezide son yıllarda hiç eğlenmediğim kadar eğlenip, hiç yaşamadığım kadar problem yaşadım ve herkese bunun için cok teşekkür ediyorum.

Gezinin ikinci kısmında daha önceden de kararlaştırdığımız gibi bu dönem kaya tırmanışı yaptığımız arkadaşlarla beraber Geyikbayırına geçmek üzere Antalya otobüsünden Çallı kavşağında indik. Nasıl gideceğimize karar verme konusunda yanımıza aldığımız Türkiye Tırmanış Rotaları Rehber kitabı ve otobüste rastladığımız minibüsçü ağabinin tavsiyeleri bize yardımcı oldu. İndiğimiz noktada Banu ve Burak Abi’nin bankamatikleri sırasında bizi gozune kestiren bir taksinin ikna edici konuşmaları sayesinde Çakırlar Koyune minibusle gitmek yerine 6 kişi Doblo marka arabaya rahat bir şekilde sıgdık. Tam arabayla giderken kitapta Çakırlar’dan Geyikbayırına 7 km oldugunu duyunca gezi boyunca yatmaya alışmış bünyemizin bunu kaldıramayacağını düşünüp bütün yolu taksiyle gittik. Giderken de taksiciyi bir markette durdurup şaraplarımızı ve doymak bilmeyen açlığımızı giderebilmek için yemek takviyelerimizi yaptık. Saat 2 buçuk gibi Geyikbayırı çeşmenin oraya vardık. Küçük Emrah ve ben hemen çadır kuracak bir düzlük aramaya başladık. O sırada “keşke birilerine nerde kamp yapabiliriz” diye sormuş olmayı çok istedim çünkü yaklaşık yarım saat hoplayıp zıpladık ama 2 çadırlık bir alan bulamadık. Sonra kısmetimize karşımıza bir kaya blogunun altında duz bir alan çıktı. Uzerinde 3 tane rota bulunan ve birinde Expressler takılı bırakılmış bir kaya. Expressleri gorunce birileri buralarda ve tırmanıyo diye dusundum ama rehber kitaptan bakınca rotanın X- oldugunu gordum. Herhalde cok zor oldugundan bıraktılar diyerekten çadırları kurmaya karar verdik ☺ Arka tarafındaki ufak magara da bize buzdolabı vazifesi gorerek konforlu bir ortam sagladı.

Onumuzde cok fazla gun olmadığından hemen kamp atıp 4,5 gibi onceden gozume kestirdigim Gizlibahçe sektöründe bulunan dörtlük ve beşlik rotaların oldugu kısıma gittik. Bolgeyi hiç bilmememize ragmen kitaptaki resimler sayesinde Gizli bahçeyi bulduk fakat işin zor kısmı rotaları seçmekti. Banu ile birlikte kayaların üzerinden ağaç ve dikenlerin arasından hoplayıp zıplayarak nihayet ilk rotamıza karar verdik. Başlamak için en kolay rotayı seçmiştik Mektep IV+. Bana kalırsa biraz daha zordu ama bu benim lider çıkarken emniyetimi alanların (ki bu Aslı idi) daha once hiç lider düşen birinin emniyetini almamış olmasından kaynaklanan bir 3,5 atma sendromundan da kaynaklanıyo olabilir. Neyse ki bir sorun olmadı. Benden sonra herkes rotaya top-rope girmeye başladı. Başlarda biraz zorlasa da herkes çıkmayı başardı. Burak ağabeyin ilk deneme de çıkamayışını şortu yüzünden bacağının kayalara sürtmesine bağlaması bizi baya bir eğlendirdi. Bütün gün omzundaki yanıklar ve kamyonetteki mide bulantısı yüzünden neşesi kaçan Asiye kendine gelmeye başlamış ve Burak abi tırmanırken hemen arkasından Banu ve Aslı’yla dedikodusunu yapabiliyordu. “Fındık Fıstık” şarkısına eşlik etmeye başlaması da düzeldiğinin bir göstergesiydi. Bu arada neşemiz yerindeyken sanki talihsizlikler başlamıştı. Ben bol bol fotoğraf cekmeyi beklerken benim makinem bozuldu. Kurti  makinesini kampta unutmuş Burak Abi’nin emektarının da pili bitti. Pilin bitmesi ben yukarda istasyon yanındaki sette kendimi bağlamış vaziyette Aslı’nın yukarı çıkmasını beklerkenolması da işin bir diğer can sıkıcı kısmıydı.

Salı günü hava kararana kadar tırmandıktan sonra günün en eğlenceli kısmı olan yemeğe koyulduk. 2 ocak bir araya gelip birlikte yemek yaptık ve yemeklerin ardı arkası kesilmedi. ‘Evvet!’ Burada yine ben giriyorum devreye onca taşıdığım yiyeceği tekrar tekrar taşıma riskini alamazdım dolayısıyla neredeyse milletin ağzına tıkacaktım hepsini ama Kurti sağolsun doymak bilmeyen yeme isteğiyle beni bütün yiyecekleri bitireceğine inandırmıştı, hani bir gün daha kalabilseydik bitirecektik. Bu arada hatırlayabildiğim kadarıyla hava kararmadan tırmanış yerinden çadırlara inemedikleri için bazı arkadaşlarımız kaybolma tehlikesi atlattılar, aniden arkalarından yetişmeseydim belkide Antalya yolunu yarılayacaklardı o ilk akşamımızda. Burada Burak Abi olayı biraz saptırmış, ben sadece yeni arkadaşlarımızı biraz daha fazla gece yürüyüşü yapmaları için bilinçli olarak dolaştırıyodum. Lütfen yanlış anlaşılmasın burası ☺

O gece aldığımız kalitesiz(!) şarapları içebilirdik ama midelerimiz tıka basa dolu olunca bir ağırlık çöküyor insana, hepimiz saat 11 olmadan uyumuştuk. Ama aramızdaki bir kişi o geceyarısından sonra sessizce cadırında ayaklandı ve yaptığı bir yanlış hareketle sabaha kadar uyuyamadı, bu kendini bilmez lens kullanıcısı (:P) Erce abisinin aklına uyup lenslerini akşamdan çıkartmamış, saat gecenin üçünde sen bi göz ağrısıyla uyan, yetmedi elinin taşı toprağı ve hamuruyla o lensleri çıkart, yaaaaaaaaa sen misin bir gün önce  benim ayıcıklı ıslak mendil paketimle ve ‘vinnie the pooh’ lu bal kavanozumla dalga geçen, işte böyle çarpılırsın :P…sözün kısası bu Asiye denen ‘Max’ (bilmeyenler kutup macerası-eight below-filmini seyretsin) lenslerle birlikte korneasını da çıkartmış, öylece sabaha kadar ağlaya sızlaya oturmuş, yada biz fazla abarttık ve ertesi sabah rekor bir hazırlanma ile apar topar taksiyle Antalya’ya göz hastanesine gittik. Korkulan olmamıştı ve doktor azıcık göz damlasıyla koca parmağımızın yapamadığını yaptı ve o gün boyunca tek gözü bantlı korsan Max’ımız öbür gözünüde kendi kapayıp bütün gün uyudu. Biz ise denizin, güneşin, kumsalın, sucukların keyfini çıkarttık. (Konyaaltı plajında ocakları çıkarıp sucuk yapmak da bi başka güzel oluyomuş valla…)

Eeee artık bir tek dönüş kalmıştı geriye bir de bir türlü içemediğimiz şaraplar, onlarıda otogarda poşet içinden plastik bardakla içip bitirip, sıra sıra önce Banu’yu Edremit’e, sonra Asiye’yi İzmir’e postaladık, en son hatırladığım küçük Emrah’ın biz kalanları İstanbul otobüsüne bindirmesiydi. Büyük Emrah, küçük Aslı yanını almıştı banada tekerlek üzeri kalmıştı, allahtan yanımdaki yolcu otobüsü kaçırmıştı, sonra bi uyumuşum, bi uyumuşum, bi uyumuşum …

İ. Burak Özgören (ve Emrah’ın ufak eklemeleri)

P.S: Aslında gezi yazısı bu kadarla da bitmiyor. Bizler Geyikbayırı’na geçerken Erce, Çağrı, Gözde, Meryem ve Sergül de araba kiralayıp bir başka maceraya başlamışlar. Onların da ayrıntılarını en kısa zamanda Erce’den bekliyoruz artık.


0 yorum

Bir yanıt yazın

Avatar placeholder

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir